Meme kanseri, yılda 2,3 milyon yeni vakayla dünyanın en sık görülen kanseri; ve hastaların yüzde 25'e kadarı tedaviye rağmen nüks edip metastatik evreye ilerleyebiliyor. Bu tabloda umut veren gelişme, ameliyat öncesi dönemde — yani tümör hâlâ vücuttayken — verilen immünoterapi: Trends in Cancer'da yayımlanan derleme, anti-PD-1 ilaçlarının uzun süredir 'bağışıklık açısından soğuk' sayılan meme kanserinde üçlü negatif tipte tedavi manzarasını değiştirdiğini, hormon reseptörü pozitif yüksek riskli gruptaki ameliyat öncesi faz-3 denemelerinin de umut verici sonuçlar bildirdiğini aktarıyor.
Ama derleme, bunun bedelini de net biçimde yazıyor: Bugünkü ameliyat öncesi immünoterapi rejimleri yoğun — genellikle üç-dört kemoterapi ajanıyla kombine ediliyor; ve kilit faz-3 denemelerinde anti-PD-1, patolojik yanıttan bağımsız olarak toplam bir yıl boyunca ek tedavi olarak sürdürülüyor. Buna gerekçe sağlam bir biyolojik dayanak yok. Aynı zamanda tedaviyi kişiselleştirecek öngörü ve prognostik biyobelirteçler hâlâ yok.
İyi yanıt veren hasta ile yanıt vermeyen hasta bugün aynı yoğun rejimi alıyor — imünoterapinin sıradaki sınavı, kimin azla iyileşeceğini önceden bilmek.
Bunun yarattığı ikilem iki ayaklı: Bir yanda önemli sayıda hastanın bu tedavilerden yarar görmemesi ve yeni kombinasyonlara ihtiyaç duyması; öte yanda zaten mükemmel sonuç alacak hastalarda gereksiz toksisite — yani aşırı tedavi sorunu. Derleme, etkinlik ile toksisite dengesini kurabilmek için biyobelirteç araştırmalarını alanın en kritik ihtiyacı olarak işaretliyor.
Hasta ve yakınları için pratik anlamı şu: Ameliyat öncesi immünoterapi, özellikle üçlü negatif tipte gerçek bir ilerleme ve mutlaka doktorla değerlendirilmesi gereken bir seçenek; ama 'herkese aynı yoğunlukta' yaklaşımı bilimin de sorguladığı bir tablo. Önümüzdeki dönemde biyobelirteç güdümlü kişiselleştirme oturursa, hem yanıt vermeyenlerin gereksiz aylarını hem de yanıt verenlerin gereksiz yılını geri kazandırmak mümkün olacak.